İSLAM’IN EVRENSELLİĞİNE VE HÜSEYNÎ KIYAMA KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ[1]

|   |   times read : 17
Font size: Decrease font Enlarge font
İSLAM’IN EVRENSELLİĞİNE VE HÜSEYNÎ KIYAMA KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ[1]

ALLAH’IN ADI İLE

İSLAM’IN EVRENSELLİĞİNE VE HÜSEYNÎ KIYAMA KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ[1]

İmam Hüseyin'in öğretisi (a.s) sadece Şiilere veya Müslümanlarin değil, aynı zamanda tüm insanlığın kesin olarak kendisinden beslendiği bir kaynaktır. Bu gerçek, sadece bizim iddia ettiğimiz bir iddiadan ibaret değildir, bilakis çeşitli milletlerden bir çok liderin, bilim adamının, aydın ve yazarın farklı dillerle ifade ettikleri bir gerçektir. Doğrusu onların konuyla ilgili sarf ettikleri sözleri meşhur ve yazdıkları şiirleri de ünlüdür.

Bu gerçek, Hüseyin'den (a.s) bir şeyler bilen ve Hüseyin'e (a.s) sadık olan bizlere, bu kutlu mesajı, birçok kuşağa ve birçok dille diğer milletlere iletmekten sorumlu olduğumuz gerçeğini ifade ediyor. Eğer bu yükümlülüğümüzü yerine getirmede gevşek davranırsak, bu uluslar, Afrika çöllerinde veya Amazon ormanlarında veyahut Batı ve Doğu medenyetlerinde olsun, ahiret günü'nde Yüce Allah’ın huzurunda bizlerden şikayet edip bizi sorgulamaya tabi tutarak şöyle diyekcekler: “Ey Şan ve Şeref sahibi Efendimiz! Bizi, İmam Hüseyin'in (a.s) bereketlerinden mahrum edenlerden ve bize bundan istifade etmeyi, anladığımız dilde mesajını iletmemek suretiyle mahrum bırakan bu kimselerden haklarımızı al.”

İmam Hüseyin'in (a.s) niteliklerinden biri de onun (a.s), hidayet çırası ve kurtuluş gemisi, olması değil mi?! Öyleyse onun ışınlarını, hidayeti, tekamülü ve yücelmeyi isteyen herkese ulaştırmamız ve günahlarda, sapkınlıkta, fitnelerde, dalalette, şaşkınlıkta ve fesatta boğulmaktan kurtulup onlardan kaçmak isteyen herkesi, onun gemisine bindirmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla hiç kimse bu aşkın faziletten mahrum edilmemelidir.

Bu uluslar, sizi ağlayıp dövünürken yas ve matem tutarken gördüklerini fakat trajedi ve trajediye uğrayanlar ne kadar büyük olursa olsun, bu kadar yasın, acının, ağlamanın, duygusal yaranın ve milyonluk öfke ve heyecanın gizemini anlayamadıklarını söyleyecekler. Bu arada bizlerin de onlara bunların felsefesini, onların kültür ve doğalarına uyumlu bir dil ile açıklamadığımızı dile getirecekler.  Tabii ki, İmam Hüseyin’e (a.s) ağlama ve ağlaşmanın sevabı ile ilgili  rivayetler onları ikna edemeyecek, zira onlar İslam’ın usulünü oluşturan inançlara henüz inanmamaktalar. Ama eğer onlara doğru açıdan, anladıkları dilden ve uygun bir hitap ile yaklaşırsak ve Hüseyin'e (a.s) ağlamanın sağlık dahil, sosyal, psikolojik, ahlaki ve politik etkilerini ve yankılarını açıklarsak, Hüseyin’e (a.s) ağlamanın değerinin ve bereketlerinin farkına varacaklar. Zira önceki zalimler ve tiranlar, bu etkilerin ve yankıların farkında oldukları için Hüseyinî sembolleri yasakladılar ve onlara demir ve ateşle karşılık verdiler. Ondan önce de, hanımların efendisi Fatma-uz Zehra'nın (s.a) babasına ağlamasını engellediler, bunun üzerine Müminleri Emiri (a.s), babası (s.a.a) üzerine yas tutup ağlaması için kendisine bir yas evi inşa etmek zorunda kaldı.

Herhangi bir hatip Avrupa'da minbere çıkarak İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid’e karşı çıkışının sebebi olarak Yezid'in alkol içip müzik aletlerini çaldığını, müstehcen davranışlarda bulunup maymunlarla oynadığını vb. meseleleri sunduğunda onlara göre bu sorun, pek de büyütülecek bir mesele olmadığı ve bu tür davranışların bazılarını yanlış olarak görseler bile bireysel özgürlükler bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade edecekler. Dolayısı ile bu davranışların, iktidardaki otoriteden ayrılmaya, ona karşı koymaya, en değerli varlıkları olan kundaktaki bebekleri bile feda etmeye ve Yüce Allah’ın en aziz kullarını, Yüce Allah’ın en rezil yaratıklarına esir düşürmeye değer bir eylem olmadığını söyleyecekler.

Fakat eğer İmam Hüseyin'in sözlerini (a.s), çağdaş kuşakların kültürüne uygun yeni bir dil ile ortaya koyarsak ve Yezid’in, halkın mallarını çalarak yolsuzluk yaptığını, onları meşru haklarından mahrum bıraktığını (fey’i ve ganimete el koyduğunu), insanların inandığı ve kabul ettiği inançlarını (Sünneti yok edip bidatı ihya ettiğni, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını  helal saydığını) yasakladığını, Müslümanların anayasasını oluşturan Kur’an ve Sünnet’in saygınlıklarına halel getirdiğini,  insan haklarını ihlal ettiğini (vatandaşların şüphe üzerine hapsedildiği ve iddialar üzerine öldürüldüklerini), onun, halkın iradesi olmadan baskı ve istibdat yoluyla iktidara gelen diktatör ve baskıcı bir devlet başkanı olduğunu söylersek, o zaman herkes haksız, baskıcı ve zalim otoritelere karşı çıkmanın ve kıyama kalkmanın kesinlikle bir zorunluluk olduğunu ifade edecektir.

Bu yüzden Hüseyinî kıyamın evrenselliği, sadece başkalarına karşı onunla övünülecek bir söz değildir. Böylece İmam Hüseyin'e (a.s) bir şey verdiğimizi ve onu (a.s), layıkı ile övdüğümüzü sanmamalıyız. Ancak, İmam'a (a.s) sadakatle bağlı olan bizler, içinde bulundukları kültüre uygun,  anlayacakları dilde,  yaşadıkları çevre ile uyumlu ve her neslin değerlerine uygun bir hitap şekli ile bütün uluslara ulaşmamız, üzerimizde bulunan büyük bir sorumluluktur. İşte o zaman herkes, İmam Hüseyin’in (a.s) bereketlerinde istifade edecektir. Zaten bu yüzden İmam Hüseyin’in (a.s) en geniş kapsamlı kurtuluş gemisi olduğu söylenmiştir.

Bu sorumluluk, bizim araçlarımızı çeşitlendirmemizi ve bu yükümlülüğü yerine getirmede başarılı olmamız için tüm enerjimizi sarf etmemizi gerektirmektedir.

Bu görev ve sorumluluğun yerine getirilmesinde herhangi bir kusurun ortaya çıkması halinde ondan sorumlu tutulacağımızı bilmemiz lazımdır. Bundan daha kötüsü ise, söz konusu sembolleri çarpıtacak, onları menfur hale getirecek, halkın İmam Hüseyin’in (a.s) olayına olan inançlarını sarsarak bu yolda engel teşkil edecek veyahut din ve mezhep adı altında bir kısım otoriterlerin bazı uygulamalarında olduğu gibi İslam’ın ve Şiiliğin imajına zarar veren söz ve eylemlerin bizden sadır olmasıdır.  Bu durum, bazı insanların dinden nefret etmelerine neden olur ve sonra hesap verilebilirlik daha şiddetli ve daha katmerli bir hal alarak uluslar, onları bu büyük lütufun bereketinden mahrum bırakmamızdan ötürü bizleri sorumlu tutulacaktır.

Evlatlarımızın çoğu her yıl dil kolejlerinden mezun oluyor ve çeşitli uluslararası dillerde iyi derecede konuşabiliyorlar. Ama ya iş bulamıyorlar veya uzmanlık alanları dışında başka alanlarda çalışıyorlar. Neden onlar vesilesi ile, saf asil İslam mesajını dünyanın çeşitli dillerinde insanlara ulaştıracak bir elektronik savunma ordusu kurmuyorsunuz?!

Bu nedenle, ihtiyacımız olan şey, sadece İslamî ve Hüseynî söylemi modernize etmek değil, aynı zamanda bunu dünyadaki farklı ulusların halklarının konuştuğu dillerine çevirerek onlara ulaşma araçlarını ve yöntemlerini de çeşitlendirmektir.

Tabii her şeyden önce, kendimizi pratik, entelektüel ve ahlaki olarak bu büyük sorumluluğa hazırlamamız gerekmektedir.

Ebu Salt Heravi şöyle rivayet eder: “Ebu Hasan Ali bin Musa Rıza’nın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: bizim işimizi (emrimizi) ihya eden kula, Allah rahmet eylesin! Ona dedim ki: işiniz nasıl ihya edilir? Buyurdu ki: ilmimiz öğrenilerek ve insanlara öğretilerek. Doğrusu eğer insanlar sözlerimizin güzelliğinin farkına varsalar, bize tabi olacaklar.[2]

Yukarıdaki hadiste dikkatleri çeken birkaç nokta bulunmaktadır:

1- Onların (a.s) işlerinin ihya edilmesi, hepimizin arzuladığı ilahî merhamete vesile olmaktadır. Ancak bunun için sadece ritüel tezahürleri oluşturup yerine getirme yeterli olmayacak bilakis bunlar, (ve insanlara öğreterek) bölümünde de değinildiği üzere onların (a.s) mesajlarının gerçek içeriğini iletmenin bir yolu olacaktır.

2- Öncelikle onların (a.s) ilimleri, ahlakları, biyografileri ve kutlu sözleri ile ilgili detaylı bilgi sahibi olunması gerekmektedir.

3- Eğer Ehlibeyt’in (a.s) sözleri, içinde barındığı iyilik, ihtişam ve insanlığı ile aynen olduğu gibi, insanlara ulaşırsa istenilen neticeye (insanların Ehlibeyt’e tabi olmaları) kesinlikle ulaşılacaktır. Dolayısı ile bize düşen herhangi bir eksiltme veya ekleme yapmadan sadece onların (a.s) güzel sözlerini insanlara ulaştırmaya çalışmak olacaktır.  

4- Onların (a.s) mesajı cedleri Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) risaleti وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ  (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107) ve  لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا Âlemlere bir uyarıcı olsun diye. (Furkan/1) gibi, tüm insanlara olup evrensel bir mesajdır ve sadece Müslümanlara veya Şiilere has değildir. Zaten biz bu gerçeği, İmam Hüseyin'i (a.s) ziyaret ederken ve onun kutlu kıyamının hedefini dile getirirken (ve kullarını cehaletten ve dalaletin şaşkınlığından kurtarmak için bütün gayretini sarf etti)[3] sözü ile ikrar etmekteyiz.



[1]. – Muhterem Dinî Mercî Yakubî’nin (gölgesi esirgenmesin), miladi 23/09/2018 gününe denk gelen 23 Zilhicce 1439 Salı gününde Necef-i Eşref’teki Al-Abrar Din Bilimleri Okulu öğretmen ve öğrencileriyle bir araya gelirken yapmış olduğu konuşmasından bir bölümdür.

[2]. Uyun-u Ahbar’ir Rıza, c. 1, s. 275, bab, 28, h. 69. Maani’ul Ahbar, 180.   

[3]. Mefatih’ul Cinan, 773, Arbain Ziyareti